Thursday, October 31, 2013

Küçük Bir Alışveriş ve Okunmayı Bekleyenler

Evde, rafların üzerinde göz kırpan bebeklere rağmen içimdeki kitap alma isteğini bastıramıyorum, bastırılmıyor. İnternette fazla oyalanan biri olunca da yeni kitap haberlerini gördükçe bu istek kabarıp duruyor. Uzun bir süre dişimi sıksam da, sonunda kitap açlığına yenik düştüm.

Kitapların evde durmasında hiçbir sorun görmüyorum, ancak okunmayan kitaplar diz boyunu aşıp, yoğunluğum dolayısıyla da kitapları çabucak okuyamayınca bi' daral geliyor insana. Diyorum bitireyim şu kitapları sonrasında on tane aynı anda alacağım, yok olmuyor.

Neyse lafı fazla uzatmadan iki yeni ciciyi taktim edeyim;

İki kitap da hiç hesapta yoktu. Kitapçıya aklımda bambaşka düşüncelerle girdim, bu iki kitap elime nasıl düştü inanın ben de bilmiyorum. Bu aralar zaten adam akıllı boş zamanım kalmadığından beni yormayacak, gayet çerez kitaplar bakıyordum. Her ne kadar Apollyon bu niteliğe uysa da Hayvan Mezarlığı biraz değişik oldu. Şu anda kapaktaki kedicikle bakışıyoruz. Rüyama girmezse iyi.

Yarım Kalanlar ve Okumayı Bekleyenler

Türlü türlü sebeplerden bir sürü kitap yarım kaldı, çoğunun kapağı bile açılmadı. Kitaplığa baktıkça daha da mı çoğalıyorlar anlamıyorum ki. Bir bitmediler gittiler.


  • Vahşi (Gece Evi Serisi #4)
  • On Üç Yıl Sonra (Danilov Beşlemesi #2)
  • Yoklar (Yoklar Serisi #1)
  • Savaş ve Uyanış (Vampir Günlükleri Serisi #1)
  • Rüya Avcısı
  • Şeytan ve Şair
  • Amerikan Tanrıları
  • Sistem
  • Yıldızları Saymak
  • Fahrenheit 451
  • Filler İçin Su
  • Özgür Ruh Fini
  • İmkansız Aşklar Evi
Bu kadar mı? Tabii ki hayır. Devam kitapları, İngilizce kitaplar ve diğer evdeki bir yığın kitapla birlikte otuza yakın kitap okunmayı bekliyor. Biri bana yardım etsin.

Wednesday, October 30, 2013

29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun!

Dün hiç evde bulunmadığımdan dolayı blogta kutlayamamıştım, ancak gecikmeli olsa da unutmak olmaz. Bir gün değil, her gün kalbimizde olsa da...

Tüm Türkiye'nin Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun. Özgür bir ülke dileği ile...


Sunday, October 27, 2013

Karşınızda Dracula... ve Jonathan



Jonathan Rhys Meyers'a olan hayranlığımı bilmeyen kaldıysa ayıp. Evet, itiraf ediyorum; diziye sırf onun için başladım. Pişman da olmadım.

Çekimler, oyuncular, replikler dört dörtlük olmuş. Dizi biraz karanlık haliyle, adı zaten Dracula başka ne beklenir? Ama birinci sezonunda sadece on bölüm bulunduğundan bu da bir dert olmaktan çıkıyor. Fakat dizinin sadece on bölüm oluşu, ileride bizi çok üzecekmiş gibi. Şimdiden ikinci sezon izni verilsin de bir tesellimiz olsun bari.

Eh, tabii sadece ilk bölümden size bütün dizinin analizini çıkartamam. Ama bölüm, hiç ilk bölüm gibi değil; gayet de dolu dolu. Dövüş desen dövüş, kan desen kan, görsellik desen görsellik...  Bir de karizmatik oyuncular olunca baya iyi olmuş Dracula. Acaba diyorum gözlerim sadece Jonathan'ı gördüğünden mi böyle ama yok yani. Kıyafetler, dekorlar oldukça göz doldurucu.
 Bir de ileride azıcık daha dehşet görürsek süper bir şey olur bu dizi, inanıyorum.

Konusunu açıklamaya pek gerek duymadım ama kısaca şöyle başlıyor hikaye, 1881 yılında, kana susamış Dracula uyanıyor ve Londra'da, Amerikalı bir sanayici kimliği arkasında Ejder Tarikatı'ndan intikam almaya çalışıyor. Ben biraz daha tüyo alıp öyle başlayayım diyorsanız diziye yazıyı okuduktan sonra buradan fragmanını da izleyebilirsiniz.

Diziyi izlerken Jonathan'ın aşina olduğum İngiliz aksanı olmayınca bir tuhaf oldum. Ama adamın ses tonuna her şey yakışıyor cidden. Bir de onu böyle kötü kalpli tavırları içinde görmeye alışamadım hala. Bir gülsün de kalbim çarpsın diye bekliyorum.Delikanlı pozlarıyla yer etmiş beynimde, Kemikler Şehri'nde gördüğümde de afallamıştım. Ne var ki ağır abi tarzıda pek bir yakışıyormuş aşkıma. Yine de bıyıksız daha iyisin.
Yazıya bakıyorum da her taraf Jonathan. Biraz da diğer oyunculardan bahsedeyim (ne kadar mümkünse). Tanıdık yüzlerden Oliver Jackson-Cohen, Jessica De Gouw, Thomas Kretschmann var. Ben Miles ve Miklos Banyai ise yeni tanıştığım iki isim. Kadro güzel olmuş bana kalırsa. Jessica'yı Arrow'da da sevmiştim zaten. Şimdi tek dileğim dizi iptal edilmesin. 

Sonuç olarak Jonathan aşkımı okudunuz. Bir şarkı söylese de mutlu olsam. Nesi özel bu oğlanın, derseniz de buradan alayım sizi. Sonra da buraya uğratayım.




Aksiyon, Korku ve Dram






Man of Steel

Koyu bir Batman hayranı olduğumu herkes bilir. Yani efsanevi "Batman mi Superman mi?" tartışmasında beş cümleyle Batman'in daha iyi olduğunu açıklayabilecek bir gücüm var. Ama bu film sayesinde Superman'e laf atmaktan vazgeçtim yani diyeyim. Adamlar yapmış.

Başlarda filmden o kadar etkilenmesem de sonra sonra sevdim. Ayrıca ilk defa bir filmde Russell Crowe'dan hoşlanmadım. Oyunculuğu bu sefer gözüme o kadar iyi gelmedi ne bileyim.

Aksiyonun bol olduğu, heyecanın kesilmediği, güzel görüntülere sahip bir süper kahraman filmi. "Bir aksiyon filmi izleyeceğim" diyerek başlamalısınız ilk önce olaya. Yoksa öyle her filmde Inception'daki gibi mindfuck ögeleri bulmayı umarsanız süper kahraman filmi izleyemezsiniz. Yoksa ben de biliyorum başka gezegenden gelenlerin İngilizce'yi anlamasının imkansız olduğunu.

Bu tarz filmler hep güzeldir bana göre. İyi bir yönetmen olunca bambaşka oluyor tabii. Yere göğe sığdıramayacağım, "hadi oğlum şu filmi bi daha izleyelim" diyeceğim bir film olmadı. Ama kötü bir film olmadığı da ortada.

Bir de Henry Cavill'i  bu filmde bir ayrı sevdiğimi söylemeliyim. Gelecek filmde (Batman vs Superman) bu adamın karşısına Ben Affleck gibi birini çıkaracaklarını hala aklım almıyor. Çare Christian Bale. Bak yine kötü oldum.





The Conjuring

Hayatımda hiç bu kadar zor film izlememiştim. Bir daha korku filmlerine sinemada gitmek yok. Yazıyorum bunu bir kenara.

Hayır yanlış anlamayın korktuğumdan falan değil, aksine izlerken gülme krizine girdiğimden. Film çok güzeldi, gerek oyunculuklar gerek görüntüler çok başarılıydı. Kaliteli korku filmi, özellikle de exorcism filmi zor buluyoruz. Alıp bağrımıza falan basalım bari bunu.

Korkunç muydu? Evet. O kadar korkunç muydu? Hayır. Yerinde olmuştu bence efektler. Bir iki yerde yerimden hopladım, bir ara gözlerimi kapama isteği geldi. Ama diğer izleyenlerin tepkilerinden sanırsınız ki dünyanın en korkunç olayına şahit oluyorlar. Kapı gıcırdıyor çığlık, ışıklar gidiyor çığlık. Arkadaşlarım da bana diyorlar ki "Kızım sen nasıl korkmuyorsun?" omuz silkip diyorum bünye alışkın.

Filmin gerçek olup olmadığıyla da ilgili birkaç şey söyleyeyim. Paranormal olaylara karşı ilgiliyimdir. Hiçbir zaman inanıyorum ya da inanmıyorum demem. Güvendiğim tek şey bilimsel gerçeklerdir. Ama ilgiliyimdir yani. Arkadaşlar bu bir biyografi filmi olabilir, ama bir belgesel değil. İnternette bu filmdekilerle ilgili kanıtlar bulmanız gerçekliğini kanıtlamıyor. Daha önce birçok filmde de yaşandı aynısı. Kanıt niteliğini taşıyan bir sürü site, fotoğraf olmasına rağmen hepsinin yalan olduğu ortaya çıktı sonradan. Eğlenmek için izleyin bunları, bilgi toplamak için değil.




Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın

Genelde izlediğim bütün kitap uyarlamalarından sonra hayal kırıklığına uğrarım. Film güzelse bile hayıflanırım kitaptaki şeyler eksikti diye. Bu filmde de eksik miydi? Eksikti.

Beyaz kıyafetler. "Black" ve" kırmızı". Anna. Hiroshima. Mr. Black. Ron. İcatlar...  başta yoklukları etkiler diye düşündüm. Etkilemedi. İnsanlar biraz uğraşınca oluyormuş demek ki. Filmden beklentim vardı haliyle, ama kitaptan farklı olacağını bilerek izledim. Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın gibi olağanüstü bir kitabın iki saat içine, yazarın o üslubu gibi derin bir şekilde sığdırmak zaten imkansızdı. Ama yönetmen ve senarist ellerinden gelenin en iyisini yapmış, belli. Mükemmel bir film olmuş.

Oyunculuklar en üst düzey, çekimler bir harikaydı. Filme koyamadıkları her ögeyi yönetmen bir şekilde tamamlamaya çalışmış. Normalde eleştirecek birçok şey bulurum, hele de izlediğim filmin bir kitabı varsa. Burada burun kıvırdığım tek şey Oskar'ın annesi oldu. Kitapta nasıl bir insan olduğu sizin vicdanınıza bırakılıyorken filmde tek yönlü gösterilmiş. Kitaplar ve filmler arasındaki en büyük fark da bu sanırım. Hayal gücü.

"Bu da kitabı kadar can yakıcı mıydı?" derseniz evet derim. Oskar'ın o masum suratını göz yaşları içinde görmek hele... cümleleriyle beni yerden yere vurdu kitaptaki gibi. Zaten Thomas Horn'u himayem altına alasım var, bir de böyle bir hikayede olunca daha da bir hüzünlü oldu. Bir yerden sonra göz yaşlarım tükendi.

Sonuç olarak, üşenmeyip filmi izlemeden önce kitabı okuduğum için şükrediyorum. Sizde mutlaka kitabını alıp okuyun, ardından da filmini izlemeyi sakın unutmayın. İkisi de birer başyapıt.





Friday, October 25, 2013

İnceleme: Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın



Kitap: Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın
Orijinal Adı: Extremely Loud and Incredibly Close
Yazar: Jonathan Safran Foer
Yayıncı: Siren Yayınları
Goodreads Puanı: 3.98 (180.240 oy)
Sayfa Sayısı: 366

“Göz kamaştırıcı fikirlerle dolu, zeka fışkıran bir roman.” – The New York Times

11 Eylül'de babasını kaybeden Oskar, birkaç sene sonra mavi bir vazonun içinde bir anahtar bulur… Anahtar babasına aittir ait olmasına da, New York şehrindeki 162 milyon kilitten hangisini açmaktadır?

Amerikalı yazar Jonathan Safran Foer, Günther Grass'ın Teneke Trampet'inden, Paul Auster'ın Ay Sarayı'ndan ve Italo Calvino'nun yazınındaki muzip dinamizmden izler taşıyan Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın'da insanlık deneyimini şaşırtıcı tesadüfler, derin acılar, büyük yalnızlıklar, iç içe geçmiş hayatlar ve sınırsız bir yaşama sevinci merceğiyle konu ediyor. Amerika'da büyük ilgi gören ve ses getiren roman, akıcı dili, zengin anlatımı ve çığır açan tekniğiyle içinde yaşadığımız zamanların bir klasiği.

“Azıcık öpüşebilir miyiz?” dedim.
“Pardon?” dedi ama yüzünü geri çekmedi. “Benim sizden hoşlandığım gibi, sizin de benden hoşlandığınızı görebiliyorum.” “Bence iyi bir fikir değil bu,” dedi. Hayal kırıklığı 4. Neden, diye sordum. “Çünkü ben kırk sekiz yaşındayım, sen ise on iki,” dedi. “E?” “Ve evliyim.” “E?” “Ve seni tanımıyorum bile.” “Beni tanıyormuşsunuz gibi gelmiyor mu size yani?” Yanıt vermedi. “Kızaran, gülen, dine inanan, savaş açan ve dudaklarıyla öpüşen tek hayvan, insandır,” dedim. “Yani bir bakıma, ne kadar çok dudaktan öpüşürsen o kadar çok insansın demektir.” “Ya daha çok savaş açarsan?” Bu sefer yanıt veremeyen bendim. “Sen tatlı bir çocuksun,” dedi. “Delikanlı,” diye düzelttim. “Ama bence bu, iyi bir fikir değil.” “İyi fikir olmak zorunda mı?” “Bence zorunda.” 

“Hiç değilse bir resminizi çekebilir miyim?”

Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın, kayıplara, arayışlara, insan ilişkilerine, yalnızlığa, kalabalıklara, acıya ve coşkuya, içinde yaşadığımız şehirlerin labirentlerine, asla adresine ulaşamayan mektuplara, gece yarısı anlatılan masallara, rüyalara ve gerçeklere, söylenen ve asla söylenememiş sözlere dair çarpıcı, eğlenceli, sürprizli ve birazcık da sihirli bir roman. 

“Foer okurun elini insanlığın ve insan ilişkilerinin üstün güzelliğinin tam kalbine yerleştiriyor. Okuyun, hayatın nabzını hissedeceksiniz.” – 
Philadelphia Inquirer



Tuesday, October 22, 2013

Bir Bayram Yazısı

Çocukluktan çıktığımdan beri, dini bayramlara olan heyecanımdan eser kalmadı. Bir zamanlar bayram çikolatasının benim için ayrı bir yeri vardı. Artık akraba gezelim, tanıdıklara gidip el öpelim olayına pek samimi yaklaşmadığımdan ben ve ailem için bayram genellikle birinci ve ikinci gününde biterdi. Bu sene ise teyzemlerle beraber geçirdiğimiz bir akşam yemeğinden ibaret oldu bayram ananem de şehir dışına çıkınca.
Ama dokuz gün tatil olduğu gerçeği değişmiyor.

OYUNLAR

Tabii tatil olunca ablam ve abim de soluğu bizde aldı. Canım abicim de gelirken güzellikler getirmeyi unutmamış. Bütün bayramı oyun oynayarak geçirdim, desem yeridir.

The Last of Us

Abimin oyunu aldığını duyunca YouTube'dan bile izlemedim spoiler almayayım diye. Abim gelince akşamına başladım tabii, bir hafta sonra da bitti. En sevdiğim oyunlardan biri olmayı başardı. Öldüm öldüm dirildim oynarken. Adamlar yapmış yani. Olmuş bu. "Oyun dediğin böyle olur!" diyip öne atasınız geliyor yani. Karakterlerin geçmişleri, yapıları bile o kadar etkileyiciydi ki inanamazsınız.

Tüylerimi diken diken etti, heyecanlandırdı, korkuttu... Görüntüleri zaten inanılmazdı, kurgu bir başka güzel. PS3 sahipleri hiç beklemeden alsın.

Mortal Kombat vs DC Universe

"Batman varsa ben de varım!" diyerek başladım tabii oyuna, zaten DC Universe hayranıyım. Mortal Kombat 9'un bir dönem manyağı haline gelmiş olsam da hiç bu oyunu oynama fırsatı yakalayamamıştım. Gayet eğlenceli, ancak MK 9 görsel yönden daha tatmin edici. Bu tarz bir oyun arayanlara onu tavsiye etmek daha mantıklı olacak.

Heavy Rain

Beyond: Two Souls'dan önce bir alıştırma olsun diye başladım, bitiremedim ancak keyifi bir oyundu. Bir karaktere bağlı kalmadan değişik maceralara atılıyoruz.


Rain

Mükemmel bir oyun. Hem görsel yönden hem de kurgusal olarak oldukça başarılı. PS3 Store'dan alıyorsunuz oyunu, mağazalarda bulunmuyor. Yanlış hatırlamıyorsam 25 lira civarı da bir fiyatı var.

Bunun dışında Rayman Origins, Thomas Was Alone, The Wolf Among Us ve feci derecede korkutucu olan Outlast'ı oynadım. Özellikle Outlast ve Rayman(zaten Android oyunlarında da favorilerimden) çok keyifli.


FİLMLER


Red Lights

Süper bir kadro, süper bir konu, süper çekimler, süper bir son. Sonuç olarak çok başarılı bir filmdi Red Lights, Türkçe ismiyle Medyum. Paranormal güçleri olduğunu savunan dolandırıcılara yer bırakmayan Psikolog Bayan Matheson ve Fizikçi Bay Buckley, bir medyum olan(olduğunu savunan) Simon Silver'ın yeniden sahnelere dönmesiyle kendilerini bir maceranın içerisinde buluyorlar, biz de keyifle izliyoruz.




 
World War Z

 Zombi  filmlerini zaten severim, içinde Brad Pitt olunca daha güzel oluyormuş. Yine her yönden
doyurucu bir filmdi. Ama tabii biz alışmışız oyunlardan, zombi olunca illa bir silahlı çatışma bekliyoruz. İzlerken Brad eline ne zaman adam gibi bir silah alacak diye bekledim bekledim durdum. Sanki daha uzun sürse de olurmuş, dedirten bir filmdi. İyiydi yani. Tavsiye ediyorum.


 

Kelebeğin Rüyası

Oscar aday adayı olduğu gibi bir söylem sosyal medya da yayılınca, hazır tekrar sinemalara dönmüşken biz de gidip izleyelim dedik. İzlediğim en başarılı Türk filmlerindendi. Belki en başarılısı bile olabilir. Oyunculuklar inanılmazdı, konu da öyle. Görüntülerin bu kadar iyi olacağı aklımın ucundan bile geçmiyordu, filmde emeği geçen herkese tebrikler. Tam ödüllere layık bir film olmuş. Mutlaka izleyin. Yılmaz Erdoğan'ın, geçmişimizden bu denli gömülmüş bir parçayı ortaya çıkarması çok güzel olmuş.

Tatilim yukardakiler ve bolca ödev yapmaktan ibaretti. "Ee, kitap nerde hani?!" derseniz o da yakında -umuyorum ki- incelemesiyle geliyor. Siz neler izlediniz, oyun, film, kitap tavsiyeleriniz var mı yorum yazmayı unutmayın! Yeni yazılarda ve yorumlarda görüşmek üzere, sanatlı günler.





Monday, October 14, 2013

Hürriyet Bumerang Ödülleri

    Merhabalar! Ufak bir şey söylemek için buradayım. Biliyorsunuz, blogta çeşit çeşit şeyler yapmaya, kendi tarzımı olağanca yansıtmaya ve sürekli bir şeyler üretmeye çalışıyorum. Bu çalışma isteğini de sizin desteğinizle buluyorum. Yorumlarınız, tavsiyeleriniz benim için çok değerli. (Yeri gelmemişken de teşekkür edeyim).
   Mükemmel bir blogum var falan diyemem asla, ama elimden geldiğince daha iyi bir şeyler çabalıyorum sürekli. Bu yılki Hürriyet Bumerang Ödülleri'ne, En Çalışkan Blog kategorisinde aday olarak bulunuyorum. Buradan oy verirseniz çok memnun olurum. Teşekkürler!