Showing posts with label Ben şu sıralar. Show all posts
Showing posts with label Ben şu sıralar. Show all posts

Thursday, October 3, 2013

Hastalık Halleri

Yaklaşan havaların etkisi ile, 2013 sonbaharının ilk hastalığına yakalanmış buluyorum. Lütfen alkışlamayın.

Peki bu halsiz, beynimin yarısı burnumdan çıkmış durumdayken neler yapıyorum yazmadan olmaz.


Kitap



 On Üç Yıl Sonra'yı okuma ne zamandır planımdaydı. Bir önceki kitabı olan Oniki'yi bayağı bir övmüştüm hatırlarsanız, ikinci kitabı da en az onun kadar iyi olacak diye umuyorum. Ancak daha henüz yüzüncü sayfasına gelebildim. Bu aralar kitap okuma hızım yine yerlerde sürünüyor anlayacağınız. Bari şu hastalıktan sonra eski okuma hızıma kavuşayım, lütfen!

On Üç Yıl Sonra'nın konusu bir önceki kitaptan biraz daha değişik, iki yeni baş karakter ekleniyor hikayeye. Aleksey yine bizimle tabii ki. Bakalım neler olacak, ben de heyecanlıyım.

Yorumunu yapmak için sabırsızlanıyorum diyebilirim. Bunun gibi bir serinin daha da popüler olması gerekiyordu bana kalırsa, siz benim tavsiyeme uyup okuyabilirsiniz bence.



Film



Sonunda izlemiş bulunmaktayım. Kurt Sürüsünü nasıl özlemiş bilimezsiniz. Hangover Part III, sanki diğer iki filme kıyasla daha az komikti gibi. Bu filmde biraz daha macera, bir final havası vardı ama yine de oldukça komikti. Özellikle filmin sonunda gülmekten boğuluyordum.

Hangover serisini herkes beğenmese de benim favori komedi filmlerim arasında. Bu tür geceden kalma olaylara bizzat tanıklık ettiğim için daha da bir komik oluyor. Oyuncularıyla, çekimleriyle, replikleriyle oldukça doyurucu bir film bana göre.

Bu tarz filmlerde biraz sanatsallıktan uzaklaşmak gerekiyor. Zaten bir komedi filmi, en fazla ne bekleyebilirsin ki? Yine de alanının en başarılı sinematik ögelerini barındırıyor Hangover Part III. Yönetmenimiz Todd Phillips,beni Due Date ve Project X'te de hayal kırıklığına uğratmamıştı.

Batteniyenize sarılırken eğlenebileceğiniz bir yapım. Tavsiye ediliyor.





Dizi



Arrow'un son bölümünü de devirdikten sonra "Bundan sonra beni ne keser ki?" yanıtının cevabı oldu Hemlock Grove. Yine ölüp biteceğim bir seri. Bu sefer Netflix'ten.

Beni diziyi izlemeye iten, kesinlikle afişiydi. Açıkçası kurt adam olgusu diziye başlamadan önce biraz soğumama neden oldu. Bir tane daha Teenwolf vakası kaldıramayacaktım bu hasta halimle. Sonra dizinin yanında +18 imgesini görünce dedim ki bu bir ergen dizisi olmasa gerek. İlk bölümden sonra bir afalladım, dedim ki ben az önce ne izledim öyle?! Dizinin konusunu beyazperde'de söyle geçiyor,
 Pennsylvania'nın küçük bir kasabasında genç bir kızın parçalanmış halde bulunan cesedinin sorumlusu olarak bir kurt adamın görülmesi, kasabada büyük korku yaratır. Katili bulmak için yola koyulan Roman, aynı zamanda cinayetin şüphelilerinden de biridir. 

Cabin Fever,
Hostel, Hostel: Part II ve The Last Exorcism gibi bir çok yapımla korku fanlarının yakından tanıdığı bir isim olan Eli Roth'un yapımcı ve yönetmen olarak imza attığı dizi 13 bölümden oluşuyor. Netflix'de yayınlanacak olan dizi Brian McGreevy'nin romanından uyarlanmış.


Size bu dizinin neden iyi bir dizi olduğunu şöyle maddeleyeceğim:
  • Gizemli, anlaşılmaz ve merak uyandıran bir konusu var
  • "Kaliteli" kelimesinin çok ötesinde oyuncular var
  • Görüntüler inanılmaz
  • Günümüzde geçmesine rağmen yakalanan vintage havası diziye ayrı bir imaj katıyor
  • Fantastik yaratıklar, her zamankinden daha inanılmaz
  • Kan göstermekten çekinmiyorlar
  • Baş karakterimizin liseli olmasına rağmen bir liseli dizisi değil

ve yakışıklı oyuncuları da unutmamışlar desem, diziyi izlememek için bir neden sayamazsınız herhalde?
Baş rolleri X Men'den aşina olduğumuz, bir zamanlar herkesin hayran olduğu Famke Janssen;

yakında abilerini bile sollayıp geçecek, endamına ölünecek, Bill Skarsgard ve daha önce rast gelmemiş olduğum, kısa sürede sevdiğim Landon Liboiron paylaşıyor.

Dizinin ilk bölümlerinde hiçbir şey anlamayacaksınız, bu herkesde oluyor panik yapmayın. İzlerken "Upir ne ya, Roman'ın annesi ne ayak, onun kardeşi ne öyle, bunun kurt adam olduğunu nasıl anladılar, sen kimsin oğlum!!" gibi cümleler havada uçuşuyor. Diziye yapılan yorumlar genelde "6. bölüme geldim hala bi şey anlamadım ama dizi çok güzel" tarzında. Evet, dizi gerçekten fazlasıyla güzel. Özellikle kurt adam dönüşümü sahnesinde ağzım açık baktım. Hiç bu kadar detaylısı çekilmemişti sanırsam. Eli Roth kankim iyi iş çıkarmış.

Ayrıca bir de dizimizin kitabı varmış Türkçe basımının çıkacağını hiç zannetmiyorum, umuyorum ki yakın bir zamanda orijinal dilinden okuyabilirim.

Not: Hayranı olmuş olduğum Bill Skarsgard sizce de Hannibal Lecter ve Austin Butler'ın birleşimi gibi değil mi?




Tuesday, September 24, 2013

Ben Şu Sıralar... #4

Dokuz gün... dokuz gündür kitap okumuyordum. Şimdi düşününce, o kadar da fazla olmamış gibi; ama bir kitap tiryakisi için dokuz gün oldukça uzun bir zaman. Tabii bu sıralar ne yaptığımı da paylaşmadan olmaz dedim. Dedikodular neymiş bakalım.

...Ne İzliyorum?


 
Arrow

Error verdiğim anlar bu anlar işte sayın okuyucularım. Sokağa çıkıp "seni seviyorum DC Comics diye bağırmak istediğim anlar bu anlar. Yeni bir oyuncuya daha aşık olduğum anlar bu anlar.

Orta karar bir dizi olacak diye başladığım Arrow bana sağ gösterip sol vurdu resmen. Süper bir dizi olmuş yahu. Green Arrow'un uyarlaması olduğunu diziyi izleyene kadar bilmiyormiyordum, evet. Ama böyle sürprizli olması çok şeker oldu. Ne söylesem, ne yorum yapsam bilemiyorum şu anda. Beynimin yarısını Oliver Queen abimiz kaplıyor, gülümseyişiyle, vücuduyla, tavrıyla. Neyse adam zaten afişten de anlayacağınız üzere diziyi izlemeniz için zaten bir sebep oluşturuyor. En güzel yanı ise, dizi sadece yakışıklı bir adamdan ibaret değil. Konusu, olayları iyi. Hem de baya iyi.


Şimdi şöyleki, milyarder Queen ailesinin oğlu Oliver, babasının da aralarında bulunduğu 7 kişi ile beraber Çin yakınlarında yatla açılıyorlar. Yat, alabora oluyor ve tek kurtulan Oliver oluyor. Sonunda "Araf" adında, neredeyse ıssız bir adaya düşüyor. Beş yılın ardından, bir gemi adanın yakınlarından geçiyor ve Oliver kurtuluyor. Beş yıl bir adada takılı kalmak, onu değiştiriyor. Ve babasının son dileğini yerine getirmeyi arzuluyor Oliver. Her bölümde adada neler olduğunu öğreniyor, aynı zamanda da "Kanunsuz"un maceralarına tanık oluyoruz. Aşk, macera, gizem ve bolca aksiyon dolu bir dizi. İlerki bölümlerde Teen Wolf'un biricik Jackson'ı Colton Haynes de cast'in arasına katılıyormuş. Ben izlemeyeyim de kimler izlesin bu diziyi?

Sonuna kadar tavsiye edilir, günde üç-dört bölüm izlenir, üstüne de sevilir bir dizi. Ben diyeceğimi dedim.

 

Big Bang Theory-How I Met Your Mother

 Bayıldığım iki dizidir kendileri. Ne var ki ikisininde son sezonlarını daha başında bırakmıştım, vurmayın. Yeni sezon alarmları verilirken ben de başlayayım dedim, bir hafta içinde iki sezon dizi bitirdim gurur duyuyorum kendimle. Son sezonları yine müthişti, artık sona doğru yaklaşıyoruz. Hayatımdan eksik etmediğim iki dizinin olmayacak olması çok üzücü geliyor. Burada HMYM mi BBT mi kavgası çıkarmayacağım tabii, ikisininde yeri ben de ayrı. Ancak kabul edelim ki, gelmiş geçmiş en iyi diziler arasında yer alıyor ikisi de. O kadar dizi izledim, aynı tadı veren çıkmadı diyebilirim. Ben de koruma derneği gibi konuşuyorum, nesilleri tükenmesin, her bloga bakandan bir lira toplasak...



Tabii bunlar işin şeyleri de, bitecek olmaları cidden tuhaf. Gelecek sezonu beklerken kaç kere baştan sona sezonları bitirdim hatırlamıyorum ama Big Bang Theory'nin neredeyse hepsi ezberimde. Hala izlemeyenler varsa izlesin, artık tavsiye falan beklemeyin bu ikisi için. Politikasını,hatta yaptığı hiçbir şeyi sevmiyoruz da Amerikan'ın, dizileri candır şimdi.




...Ne Dinliyorum?



Şimdi size bu haftaki playlistimi yazacak olsam parmaklarım falan kopar, sizde okumaktan sıkılırsınız falan. Demem o ki paylaşılacak çok şarkı, çok şarkıcı var ama taze taze çıkmış, herkesin dinlemesi gereken bir albümü yazacağım sadece. O da Duman'ın yenisi Darmaduman. Arka arkaya dinleyip kulaklarımın pasını sildim. Duman mükemmel bir dönüş yapmış. Şimdi gelip de "pff Trkçe mzik mi dnlsyn yha .s.s.s" gibi bi' şeyler diyecek arkadaşlarımız varsa kenara alalım, zaten millet olarak da kendimizi ezmeye yer arıyoruz. En azından müziğe laf bulaşmasın. Tamam bizde Ajdar, Mustafa Topaloğlu gibi başkalaşımlar olabilir de neyseki iyi müzik yapan sanatçılarımız da var. Şimdi niye böyle atarlandıysam ben de, derslerden hep derslerden.





...Ne Oynuyorum?

 Amnesia: The Dark Descent

Oyun Durağı'na ayrı bir incelemesini yapmayı planlıyordum ama hazır başlık gelmişken yazayım dedim. Bu aralar sardığım oyun ise Amnesia, The Dark Descent. Pewdiepie kankimizi izleyen varsa mutlaka biliyordur. Söyleyeceğim tek şey ise: Oyun videolarda gördüğünüzden çok daha korkunç. "Olm hiçbir şey çıkmıyo ya burdaa" gibi bi tepkiyle başlayıp, küfürlerle devam edip, bembeyaz bir şekilde çıkış yaptığım oyundur. Oyun aslında bir puzzle oyun olarak yaratılmış, gerilim faktörü sonradan eklenmiş. Onun için oyun size çaktırmadan küçük küçük görevler sunuyor. Yapmanız gereken bir şeyler oluyor yani. Oyunun başında "Lütfen düşmanla savaşmaya çalışmayınız, saklanınız, hatta gerekirse kaçınız." gibi bir yazı yer alıyor. Henüz savaşmak gibi bir delilik yapmadım neyseki. Yalnız saklanırken de oynadığınız adam titriyor, ağlıyor, bayılıyor gibi oluyor falan o daha da bi korkunç.
Ardından, "oyunu kulaklıkla ve karanlık bir odada oynamanız tavsiye edilir" tarzı bir yazı yer alıyor. Zaten hep kulaklık kullanırım (Garez'i bile kulaklıkla izlemiş bir insanım). Ben de tavsiye ediyorum, daha heyecanlı oluyor ama arada kulaklığı çıkarma gereği duyabilirsiniz gerçekten. Karanlık bir odada oynamadım, oynamayı da düşünmüyorum. Işıkta da gayet gerici.


 Diablo III

"Diablo oynayan kız mı olur yiaa" gibi bir tepki verecek olan arkadaş olursa artık ağzına çakacağım. Yüz bin kere duydum aynı lafı. Diablo da oynuyorum, çizgi-roman da okuyorum, metal de dinliyorum, Star Wars da izliyorum arkadaş. Artık bir laf etmeyin. 
Yazın internetim sorunlu olduğundan ne zamandır oynayamıyordum. Bir maratona daha başlamış bulundum. En sevdiğim üç oyun içerisinde yer alır düzeyde bir oyun Diablo 3. Müthiş eğlenceli, bağlayıcı, mouse'u kırmanıza sebep olacak, beş yıldızın da üstünde bir oyun. Bundan sonra LOL falan kesmiyor yani, öyle diyeyim. Yalnız oyun hesap istediğinden dolayı, yanılmıyorsam Torrentde bulunmuyor. Gerçi bir şeyler yapıp beleşi bulunmuş olabilir ama pek sanmıyorum. Yani oynamanız için azıcık para bayılmanız gerekiyor sevgili PC oyuncuları. Ben de kendisinin Collectors Edition'ı var, abim sağolsun. Seveni varsa tavsiyemdir. Ama sınırlı sayıda olan bir paket yanılmıyorsam, Türkiye'de ilk satışında sunuldu bir tek. Gitti Gidiyorda bin liraya gördüm, öyle bir şey yapmayın gidin Amazon'dan alın kazıklanmayın.




...Ne Okuyorum?


Sonunda gelebildik. Dokuz günün ardından bugün başlayıp, muhtemelen yarın bitireceğim kitap Hayvan Çiftliği. Ayrıntılı incelemesi tabii yine blogta yer alacak. Uzun uzun yorumlamayı özledim cidden. Aynı zamanda kaliteli kitap okumayı da. Hoşunuza giden kitap çok oluyor, ama böylesi zor bulunuyor gerçekten.

Bir de not düşeyim, hafta sonlarım normalde boş olmasına rağmen, bundan sonra hafta sonlarımda dolu olacak. Hem dersler, hem sosyal hayat, hem de blog azıcık zorluyor. Zorluyor derken, zamanında yazı yazmak zorluyor. Bundan sonra biraz daha kitap okumaya zaman ayırabileceğimi umuyorum ama bakalım neler olacak. Yalnız yine aklıma güzel güzel yazı başlıkları geliyor, takipte kalın. Yakında yine sizinle olacağım. Belki bir çekilişle dönebilirim, yarın...?

Wednesday, May 29, 2013

Ben Şu Sıralar... #3

Yoğun haftalar geçiriyorum; eve geç geliyorum, sabah erken kalkmak zorunda kalıyorum... Yine de bu sıkışıklık ne kitap okumama ne film izlememe engel!

...Ne Okuyorum?




Vampir Akademisi'nin beşinci kitabı Ruh Bağı'nı bitirmek üzereyim. Sona yaklaşıyorum, bir yandan üzülsem de yerinde bir kesiş olacak diye düşünüyorum. Yorumum tabii ki kitap biter bitmez blogta. Adrian ve Dimitri ile geçirdiğim saatlerin tartışmasını yapacağım(!)






...Ne İzliyorum?




Bayılıyorum bu adamlara. Bir türlü gerçekleştiremediğim hayat felsefemi yaşıyorlar. Yani gerçekten, adamlar yaşıyorlar. Dertleri yokmuş gibi; tek yaptıkları eğlenmek. Tabii eğlenmekten kastınız bazen sınırları aşabiliyor... Tamam, gerçekten. İzlerken midem bulandığı oluyor. Geçen hafta arkadaşımda kaldım ve gece birde eve geldiğimizde içtiğimiz  Macchiato'dan dolayı midemiz bulanıyordu. Ve biz ne yaptık? Oturup dörde kadar Jackass The Movie ve 3D izledik!  Lütfen denemeyin.



Birkaç gün önce Jennifer Lawrence aşkım tuttu ve oturup tekrardan izleyeyim Silver Linings Playbook'u dedim. Ve ben Bradly Cooper'ın oynadığı hiçbir filmden sıkılmam. Filmi izlerken oyunculukların derinliğinde boğuldum. Son zamanların en iyi filmlerinden biri olduğu açık bana kalırsa. Görüntüler, müzikler, replikler, oyunculuklar... Robert De Niro'dan bahsetmeme gerek yok sanırım? İzlemeyen kalmasın.

Bütün animasyon severlerin izlemesi gereken bir film: Spirited Away. Kafa karışıklığı, "O ney yaa?" tepkisi

vermeyi seven herkes bayılacaktır. Tuhaf hayaletlerle, değişik bir kurguyla IMDB puanını sonuna kadar hak eden bir film. Ponyo'dan sonra yapımcının her filmini izlerim demiştim zaten. Yine güzel çizimler, yine yüzde sevecen bir ifade... Kalbimi kazandı.







Korku filmi sevenler; toplanın! Süper bir film getirdim.
Nasıl olacağından emin değildim. Yani adına bakınca, "The Blair Witch Project? Pfff, cadı filmi mi yiaa" gibi bir tepki verilebilir ama sakın önyargılı olmayın. Filmimizin konusu şöyle: Üç öğrenci; Heather, Mike ve Josh Blair cadısı hakkında bir belgesel çekmeye çalışıyorlar. Araştırma yaptıkları ormanda beklenmedik şeyler olduğunu söylememe gerek yok sanırım.
Korktum. Gerçekten korktum. Tabii korkmamın nedeni şöyle bir salaklığım da olabilir; filmi gerçek sandım. Filmin başında yazdığı üzere, film bir proje. Ve IMDB sadece oyunculara bakan ben karşısında kendi ismini görünce kişilerin gerçek olduğunu sandım kısa bir an. Hatta "Bu nasıl bir olay olmaz? Yüzyılın en büyük olayı bu!" şeklinde bir şey söylemeye hazırlandım. Gerçek değil; ama oyunculuklar gerçek olacak kadar güzel kılmış olayı. Ucuz korku filmlerinden sonra iki el kamerasıyla neler yapılıyor görün. Zaten el kamerasıyla çekilen filmleri sevmişimdir hep (bkz: REC), bu da bir artı oldu. Gerçekten ürktüm filmde. Ve ne saçma sapan yaratıklar vardı ne de kilişeler. 1999 yapımı ama şimdiki filmlere kıyasla çok daha iyiydi. Korku filmi aşıkları varsa izlemeli.

Bir başka korku filmiyle devam ediyorum, ama bu o kadar sevilmedi. The Blair Witch Project'in aksine senarist kilişelerden başka bir şey işlememiş. Tebrikler. Tipik bir Exorcism filmi The Possession. Aslında ben Exorcism filmlerini severim, katolik kilisesi olayları, şeytan çıkarma gibi şeyleri ilgi çekici buluyorum. Ama film var film var. Filmin fragmanını izleyince "Budur, izlenir." dedim ama gelin görün ki yönetmen her şeyi fragmana koymak için çekmiş gibi. O kadar hızlı gelişti ki her şey anlayamadım. Karakterlerin duygularına turbo takılmış gibi bir kızıyorlar ardından hemen sevecenlik. Filmde bir sürü bırakılan yer de vardı. Bazı şeyler çok gereksizdi. Ha bir de bahsetmeyi unuttum, filmde farklı olan tek şey olayın Yahudilikle ilgili olması. Ki Yahudilerin filmde saçma gösterildiğini düşünüyorum. Asıl her şeyi bilen adamın konuşması falan. Yapmacık. Filmde güzel sahneler yok da değil. Tumblr'ı olanlar kesin görmüştür, boğazdan çıkan iki parmak, ele saplanan çatal vs. güzel sahnelerdi ama hiçbir değeri kalmadı. Filmin sonunu zaten biliyorsunuz, yani tipik son işte. Spoiler vermek istemiyorum yine tabii ki ama izlemeyenler bu cümleyi atlasın çünkü söylemeden edemeyeceğim; sonunda çıkan yaratık tam bir Gollum değil miydi? Korku filmi tamam ama gözlerimden yaş geldi gülmekten. Yapmayın.
Filmde en kötü yer ise kesinlikle asıl konu olan şeytanın içine girme görüntüsüydü. Sinema tarihi böyle kötü sahne görmedi. O gözler, o beden neydi öyle arkadaş. Yapmacıklığın dibine vurmuşlar.
Ben fazla yerdim filmi ama isteyenler bir şans versin tabii. Yine de exorcism izlemek isteyenler The Devil Inside, The Exorcism of Emily Rose izlesin derim.




Huh. Ne çok film izlemişim ama. Yaz yaz bitmiyor. Bir komedi-dram filmiyle devam ediyorum yazıya. It's Kind of a Funny Story. Sevildi. Zach Galifianakis'i değişik bir rolde görmek tuhaftı tabii; ama adama dramatik rollerde yakışıyormuş, öğrendik. Filmde, genç bir oğlanın intihar isteğini görüyoruz önce. Değişik bir girişinin olduğunu da söylemem gerek. Çocuk intihar edeceğini düşündüğü için hastaneye gidiyor ve kendisine bir müdahale yapılmasını istiyor; ilaç verilmesini. Beklediğinden farklı şekilde, birkaç gün boyunca hastanede kalmak zorunda bırakılıyor. Deliler bölümü. Tanıştığı değişik insanları ve oradaki psikolojiye tanık oluyoruz. Umut hiç dinmiyor ve yüzümüzden gülümseme düşmüyor.



Önyargılar, önyargılar... peşimi hiç bırakmıyor. Project X. Filmden nefret etmeyi bekliyordum. Tipik bir Amerikan parti filmi, gereksiz, fazla sexs, uyuşturucu.... Nitekim film öyleydi de. Üç ezik arkadaş (aralarından biri nerd, biri aşırı çapkın ve kurnaz olmak zorundadır) bir parti düzenlerler. Tipik. Ama beklenenin aksine, fazla eğlenceli. Yani gerçekten, kendi kulvarında farklı bir filmdi. Ve yaşanılan parti gerçekten olağanüstü. Şöyle diyorsunuz başta, "Babasının arabasına bir şey olacak, etrafta eşyalar parçalanacak, sonra bir günde her şey toplanacak ve annesi en son videoyu görecek" öyle olmuyor. Ve eve verilen hasar, aklınızın alabileceğinden büyük. Ah, nasıl sondu öyle! Çok sevdiğim Hangover'ın yönetmeninden, yine bir el kamerası temalı film. Dünyanın en büyük partisi. İyi seyirler dilerim.





Pitch Perfect. Bugün izlediğim bir film, adam gibi gibi bir komedi filmi beklerken umduğumu bulamadım bu sefer. Fragmanı izlememiştim, filmi de sadece internette dolaşan repliklerden biliyordum. Ve söyleyebileceğim tek şey: Never trust internet teenagers. Filmin konusu Disney filmi gibiydi. Sadece biraz daha açık saçık ve küfürlü. Gerisi tamamen kilişe. Her yerde kilişe. Thats enough kilişe.
 Fat Amy denen karakterin Zach Galifianakis'in canlandırdığı tipik Hangover karakteri gibi olması beklenmiş, özenti bir karakter olmuş. Zaten bütün karakterler yaratıcılıktan uzak. Filmde tebessüm ettiğim birkaç yer oldu sadece. Öyle kahkaha attıracak bir film beklemeyin. Filmde sevdiğim yerler tabii ki müzik içeren yerlerdi. Ama filmin tamamı tahmin edildik ve sıradandı. Yine de çok sıkılırsanız boş bir gününüzde izleyebileceğiniz tarzda. Yine de bir komedi filmi için ilk tercihiniz olmasın.




The Imposter. Ne filmdin sen öyle? İlk önce filmi bulma hikayemi anlatmak istiyorum: Film daha Türkiye'de yeni vizyona girdiği sırada Dream Tv'nin Popcorn'un da yanılmıyorsam fragmanını görmüştüm. Ve demiştim ki "Ben bu filmi izlemeliyim." Ama fragmanın tamamını görmemiştim ve filmin adını hatırlamıyordum. Tek kelime vardı: Hayat. İnternette günlerce aradım, bulamadım. Hayat deyince karşını yüzlerce film çıkıyor zaten. Neyse. İstanbul'da abimle sinemaya gidecekken cinemaximumun sitesinde gördüm filmi. Sadece iki yerde oynuyordu. Filmin adı Hayat Avcısıymış, IMDB'de bulamamamın nedeni de içinde "Life" vb. sözcükler geçen bir isminin olmamasıymış tabii. O gün başka filme gittik, izleyemedim ama geçen gün aklıma geldi ve izleyeyim dedim. Ve film müthiş.
Dalga geçeceksiniz, biliyorum ama filmin fragmanının bir bölümünü gördüğüm o zaman ben bunun bir gerilim filmi olduğunu sanmıştım (Nitekim film boyunca fazla geriliyorsunuz) ve işin içinde fantastik ögeler olduğunu düşünmüştüm. "Çocuk eskisi gibi değildi" sözünden kaynaklı. Evet arkadaşlar, film bir belgesel şeklinde. Discovery belgesi gibi biraz, anne-baba ve olay içindeki kişi olayı anlatıyor ve sonradan çekim görüntüler ekleniyor. Aynen  böyle. Ama beklediğiniz gibi bir belgesel değil film.Tüyler ürpertici, ağzı açık bırakan, gerçek bir film bekliyor sizi. Herkesin izlemesi gerek diye düşünüyorum. Ben çok etkilendim, filmin sonunda gözlerim fal taşı gibi açılmış, uyuşmuştum. Mükemmeldi. Tek kelime.






Aslında bir de "Ne dinliyorum?" bölümü yapacaktım ama bu kadar yazıdan sonra üşendim biraz. Devamı gelecek yazıların. Umarım eğlenmişsinizdir. Siz bu filmleri izlediniz mi, izlemeyi düşünüyor musunuz? Yorum bırakmayı unutmayın!

Friday, April 26, 2013

Ben Şu Sıralar...

Birkaç haftadır hayat biraz yoğunlaştı, kitap okuma hızı dolayısıyla düştü ancak boş durmadım tabii ki, bakalım neler okudum, neler izledim.




Matched

Ülkemizde "Eşleşme" adıyla çıkan kitabı orijinal dilinden aldım ve konusu tam benlik, ilgi çekici ve çok güzel bir anlatıma sahip olmasına rağmen daha yüzüncü sayfaya bile gelemedim!! Büyük ihtimalle bir hafta içinde bitecek, birkaç kitap birden okumak yoğun bir dönemde gerçekten zor.




Le Chic Butik

Okutan Günler Blog Tur için Altın Bilek'in yolladığı Le Chic Butik'i henüz yarıladım, şu ana kadar iyi gidiyor. Eğlenceli bir tarzı var ama benim gibi bir paranormal-distopya-romance bağımlısı olan biri için iki günde bitirilecek tarzdan değil. Yorumum ve daha birçok şey yakında blogda olacak!





Kan Sözü

Evet, evet hala seriyi bitiremedim.İlk üç kitabı bir haftada bitirip "Kan sözünü veriiiin" diye yakınmama rağmen serinin geri kalanını sipariş edemedim. Bugün arkadaşım elinde kitapla çıkageldi, dün almış ve "Al oku bunu!" diye bana verdi. Okuduktan sonra kitaplığımda durması için alacağıma eminim ama bugün elimde olması gerçekten çok hoşuma gitti. Büyük ihtimalle yarın -belki de bugün- başlayabilirim. Adrian ve Dimitri'yi gerçekten çok özledim.



Mary And Max

Mektup arkadaşı olan Mary ve Max'in hayatını konu alan animasyon gerçekten çok hoştu. Zaten animasyonlara bayılan biriyim, filmdeki konuşmalar, müzikler, karakterlerin hayatı etkileyiciydi. Güzel bir film bakanlar için tavsiye edilir. Deniz'in Yorum Durağı onaylı.





The Last Samurai

Ken Watanabe ve Tom Cruise'un oynadığı bir film ne kadar kötü olabilir ki? Ancak film beklediğimin çok ötesindeydi. Gerek konusu, gerek görüntüleri olsun kesinlikle muhteşemdi. İzlenmesi gereken bir film kesinlikle. Ayrıca Tom Curise filmin çekimlerinde iki kez ölüm tehlikesi geçirdiğini biliyor muydunuz? Filmin başında kılıçla boğazının kesildiği sahnede ne dublör var ne de montaj!



My Mad Fat Diary


Şunu belirteyim ki, MMFD Dizimag'de ilk yayınlandığında bir patlama olmuştu, bütün sosyal medya bu diziyi konuşur olmuştu ve açıkçası bundan dolayı hiç izlemek istemedim. Ancak bana kalırsa siz hiç bekletmeden izleyin; çünkü bu kadar övgüyü hak eden bir dizi. Tek kötü yanı 6 bölüm olması. İkinci sezonun 2014'te yayınlanacağından bahsetmek bile istemiyorum. My Mad Fat Diary izlerken kahkaha attıran, arada gözlerinizi dolduran, belki ağlatan bir dizi. Gerçek bir günlükten uyarlama olduğunu da belirteyim, en kısa zamanda almak istiyorum kitabını. 

Son olarak bir Finn gidi koymazsak olmaz tabii. Gerçek günlükte Finn'in yer almaması beni çok büyük hayal kırıklığına uğrattı. Zaten gerçek olamayacak kadar iyi bir oğlandı kendisi.

Bitirdiğim kitapların yorumları ve çok daha fazlası yakında, yeni yazılar için beklemede kalın!